PISA ve TIMSS sonuçlarına göre eğitimde başarımız düşüyor. Fen/bilim, matematik ve okumada OECD ülkeleri ortalamasının altında kalan Türkiye, başarı sıralamasında sonlarda yer almakta ve yıldan yıla gerilemektedir.
Sayın Cumhurbaşkanımız; 02 Nisan 2018’de "Eğitimde istediğimiz seviyeye ulaşamadık.” dedi, 7 Eylül 2019’da ise “Eğitim, kültür ve sanatta hedeflerin gerisinde kaldık.” beyanında bulunarak eğitimde geri kaldığımız gerçeğini teyit etmişlerdir.
Öğretim programlarıyla ilgili değerlendirmeler yapılıyor. “Esas mesele, evrensel normlarla yerel değerler arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır.” diyenlere amenna! Doğru demek durumundayız…
Ancak, 2000’li yılların başında George Soros’un Tarih Vakfı aracılığıyla “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” diye Millî Eğitime/ programlara yaptığı müdahaleler esaret altında olmayan bir milletin kabul edemeyeceği kadar ağırdı... Örneğin, Tarih Vakfı’nın Raporu’nda; Din Dersi, Tarih, Sosyal Bilgiler ve Türkçe dersleri için sıraladıkları öneriler insan haklarına ve inanç özgürlüğüne kesinlikle aykırı idi.
Hatırlarsanız, cuma hutbelerine dahi müdahale edildi. Hutbenin sonunda “Allah indinde din İslam’dır.” ayetini hutbelerden çıkarın denildi ve bu ayet birkaç yıl camilerde okunmadı.
Tarih Vakfı, Eğitim Programlarının da o hutbe şekline dönüştürülmesini istiyordu. “Türk’üz demeyin, Yunan kızar!” şeklinde bir program öneriliyordu.
Öncelikle Bizim İnsan Modelimiz Nasıl Olmalıdır?
Millî Eğitimin amaçları neler olmalıdır? Eğitimle insanımıza hangi nitelikleri kazandırmalıyız? Sorusuna farklı kesimler, değişik cevaplar vermektedir. Bir kesim, “Dindar nesiller yetiştirelim.” görüşünde ısrar ederken; bir kesim “Genç nesillere millî şuur kazandıralım.” diyor. Diğer bir kesim ise, “Evrensel değerleri benimseyen nesiller yetiştirmemiz şarttır.” görüşünü savunmaktadır.
EĞİTİM; dinî, millî ve evrensel motiflerin ahenkli örgüsüyle oluşan bir bütündür.
Eğitimi oluşturan bu öğelerin herhangi birinden vazgeçmek mümkün değildir. Nasıl ki, dengeli beslenme için gerekli olan; proteinler, karbonhidratlar, yağlar, vitaminler veya minerallerden birinin eksikliği bir sağlık problemi şeklinde ortaya çıkıyorsa, eğitim programlarında da değerlerden herhangi birisinin eksikliği, telafisi oldukça zor problemlerle sonuçlanır.
Günümüzde Millî Eğitim Bakanlığı’nın Program Geliştirme Modeli bile belli değildir.
Bir eğitimcinin belirttiği gibi: “Gelenler... Ben bilirim oyununu oynadılar.”
Maalesef, Türkiye’de eğitim programlarıyla ilgili eleştiri/ tartışmalar; genelde programların kalitesini belirleyen eğitim bilimlerinin ilmî ölçütleri ve yöntemleriyle ilgili değil... Gerici-ilerici, lâiklik-din tartışmalarıyla sınırlı kalmaktadır. Dolayısıyla eğitimin temel meseleleri ihmal edilmekte ve programlar analitik değerlendirmelerle ele alınmamaktadır.
YETKİN UZMANLAR ELİYLE PROGRAM GELİŞTİRMEK YERİNE, ISRARLA ÇOK KATI İDEOLOJİK REÇETELER DAYATILMAKTADIR
Öncelikle programların içeriğinin (çocuklara neler kazandırmalıyız?) belirlenmesi, konuların seçimi çalışmalarının kılı kırk yaran azami dikkatle yapılması gerekir. Eğitim programlarının Türkiye’nin En Yetkin Program Geliştirme Uzmanları tarafından hazırlanması, program geliştirme sürecinin her safhasında görüşleri farklı bilim insanlarının katkılarının sağlanması için konunun etraflıca tartışılması ve çalışmaların şeffaflıkla yürütülmesi şarttır.
Peki, MEB üç bin sayfalık koskoca “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”ni bir hafta süreyle askıya çıkardığı zaman bir Allah kulunun eleştirisi/görüşü alındı mı?.. Hayır… “Ben yaptım oldu, itiraz istemiyorum!..” katı tavrıyla program uygulamaya geçirilmedi mi?..
Hiçbir itiraz veya eleştiriye tahammül etmeyen tavır, tutumların zararı kime?..
İbret dolu tarihî tecrübelerden yeterince ders alınmadığı anlaşılıyor.
Atatürk 1921’de düzenlenen Eğitim Kongresinde: “Kültürün kaynağı milletin seciyesidir.” demiştir. Atatürk’ün vefatından sonra 1939’da yapılan Birinci Maarif Şurası’nda: “Kültürün temeli Hümanizmdir.” Kararı alınarak Atatürk’ün geliştirdiği eğitim sisteminin rotası tam tersine değiştirilmedi mi?.. Buna nezaketle itirazda bulunan Şura delegesi Nuri Kurtuluş, defalarca Bakan tarafından azarlanmadı mı?..
Millî Eğitim Bakanının 1939’da I. Maarif Şura’sında yaptığı: Lise tanımı, daktilografi ve muhasebat derslerini programdan çıkarırken açıkladığı gerekçeler… Ve ortaokullar için seçmeli meslekî dersleri öneren Mehmet Emin Erişigil’e karşı söylediği uyarıcı sözlerin tutarlı bir tarafı var mıdır?
Kaybeden kim? Başa geçenlerin “Ben bilirim oyununu oynaması”nın bedelini Türk milleti ödemiyor mu?..
“…. Türkiye’nin insan hakları, çoğulculuk ve özgürlük gibi kavramları kendi tarihsel ve toplumsal tecrübesi içinde yeterince güçlü ve ikna edici biçimde yeniden üretememiş olmasıdır. Yerli bir kavramsal çerçeve zayıf kaldığında, dış referanslı her norm, içerikten bağımsız olarak müdahale olarak algılanmaktadır. Bu durum, meşru eleştiriyi analitik bir sorgulama olmaktan çıkarıp, genelleştirici ve savunmacı reflekslere indirgemektedir. ….” diyenler vardır. Ancak;
a) Yeterli, güçlü kavramlar üretmekten aciz miyiz?
b) Yerli kavramsal çerçeve niçin zayıf kalıyor?
c) Dış referanslı her norm müdahale midir?
d) Analitik sorgulamayı, meşru eleştiriyi savunmacı reflekslere indirgemek…
Bu sorunların tamamını tek bir sebebe indirgemek mümkündür? Evet, mümkün: LİYAKAT… Yani liyakatin olmayışı…
Türkiye’de kaliteli eğitim programlarını hazırlayacak/geliştirecek yetkin uzman eğitimci, akademisyenler yok mudur?
VARDIR, hem de pek çok!.. Ancak, işin çok uzağında tutulmaktadır…
Peki, mevcut öğretim programları kimler tarafından hazırlanmıştır?.. İyi bir programda mutlaka olması gereken değerleri (1-Millî, 2- Dinî 3- Evrensel değerleri) belirlemek çok mu zor?..
Ne yazık ki, katı ideolojik tutumlarımız bunu yapmaya engeldir. Bakanlığımızın “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Ortak Metin’ine bakabilirsiniz!..
Bütün mesele ve çözüm: İşin ehli yetkin uzmanları görevlendirmektir. Ve kafalarımızdaki eleştiri kabul etmeyen ideolojik kalıplara aykırı olan hakikatlere tahammül etmek ve kabul edebilmektir.
Dikkat ederseniz, başarılı öğrencilerin çoğu Türkiye’yi terk edip, yurt dışına gitmektedir. Araştırmalara göre liseli gençlerin yüzde 73’ü Türkiye’de yaşamak istememektedir. MEB İç Denetim Biriminin yaptığı kapsamlı araştırmada da aynı sonuca varılmıştır.
Peki, neden böyle?.. Eğitim programlarından sevgi ve beraberinde saygının zerrelerini dahi yok etmedik mi?
Eksik olan nedir?.. Coğrafi imkânsızlıklar mı? İnsan kalitesinin kifayetsizliği değil midir?..
Türkiye’de “Diplomalı işsizler ordusu” gittikçe büyüyor.
Uyuşturucu, ahlaksızlık, operasyonlar, çocuk yaştaki öğrencilerin birbirlerini katletmesi ve saymakla bitmeyen olumsuzluklar…
2014 yılından itibaren okul müdürleri, müdür yardımcıları, ilçe millî eğitim müdürleri, il MEM müdür yardımcıları olmak üzere 80 bin civarında yönetici idarecilikten alınmadı mı? Ardından müfettişler şahsa bağlı müfettiş yapılmadı mı?..
Görevden alınanların yerine getirilen yöneticilerin yönetim tecrübeleri= Sıfır değil miydi?
Adalete ve hakkaniyete aykırı bu işler yapıldıktan sonra sevgi buharlaştı, saygı kayboldu, hoşgörü unutuldu. Bundan gayrı çocuklarımıza; sevgiyi, saygıyı, insanî duyguları, kardeşçe birlik-beraberliği kazandırabilme imkânı ortadan kalkmaz mı?..