Şerif BUDAK       Eğitim Bilim Uzm. Eğitim Müfettişi

Eğitimde Helenizm İle Türklüğün Çatışmaları

Şerif BUDAK Eğitim Bilim Uzm. Eğitim Müfettişi

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş misyonunu eğitim sisteminin hedeflerine dönüştüren Hasan Ali Yücel …” değerlendirmesini okuyunca, ben mi yanılıyorum diye epey düşündüm ve o gece hiç uyumadım.

Öncelikle, bu işin içyüzünü merak edenlerin 1939 yılında yapılan I. Maarif Şûrası dokümanlarının tıpkı basımı olan kitaba bakmalarını önemle istirham ederim. 
Basit Sağcı veya Solcu mantalitesiyle bu hususta doğru sonuca ulaşabilmek mümkün değildir. 
1.Maarif Şurasında (1939): “Kültürün temeli Helenizm’dir” kararı alınmış…  

Peki, bu kararın olumsuz bir etkisi olmuş mudur?.. Veya 1939’dan sonra iki yakamız bir araya gelmiş midir?..

Atilla İlhan diyor ki: 
“Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlâna Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti o kadar ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı emperyalizmin örgütlü politikasını uygulamaya kendiliğimizden talip olduk. Stalin ve Beria da haksız ve ahmakça istekleriyle bunu kolaylaştırdılar.”
“Oysa bir kere bizim yaptığımız Batılılaşmak değildi, ikincisi Batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü Batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.”
(Kaynak: Attila İlhan, Hangi Batı İsimli Kitabı)
Ve Attila İlhan haklı olarak:“Gazi’yi (Atatürk’ü) kaybedince ray değiştirdik” diyor.

Buna sebep olan önemli oranda devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Yücel’in Batı klasiklerini Türkçeye çevirme görevini verdiği Adnan Adıvar’dır. 1926’da Terakki Perver Hürriyet Partisi kapanınca Fransa/İngiltere’ye giden Adıvarlar Atatürk’ün vefatından sonra 1939’da yurda döndü. 
Adnan Adıvar, Fransa’da bulunduğu zaman Oryantalizmin önderi/piri olan Louis Massignon’un çok yakınında bulunmuştur.  

Gözümüzden çok kıymetli olan Devletimizin temellerinin sarsılmaması için azami derecede dikkat etmemiz gerekir. 
Zira, bu işler, ortaokul öğrencilerinin sokak kavgaları düzeyine kadar inen çatışmalara sebep olan Sağ-Sol meselesiyle sınırlı değildir. Ülkemizin beka meselesidir.  

Fikir çatışmalarının Tanzimat’a ve hatta öncesine kadar gittiği elbette inkâr edilemez. Fakat, Atatürk’ün vefatından sonra 1939’da başlatılan kültür politikaları, yoğun kanlı çatışmalara varan ideolojik sapmalara sebep olmuştur. Tahammülsüzlük ve şiddete yol açan çok önemli etmenlerin tohumları o zaman atılmış oldu, diyebiliriz.   
Prof. Hasan Bülent Kahraman, 30.06.2017 tarihli CNN Türk Eğrisi-Doğrusu Programında “Batıcılık İslamcılık ve Türkçülük” konularında şöyle demişti: 
“Niyazi BERKES de Attila İLHAN gibi söyler. 
Mustafa Kemal Atatürk, devrimci ve radikaldir. Ama, bütün hareketinin altında yine de Yerli, Millî sentez anlayışı yatmıştır. Bu ulusal anlayışı değiştiren, kopartan Atatürk’ün vefatından sonraki icraatlardır, ray değişikliğidir.  
“Yani klasikleri çevirelim, fakat kendimize ait klasiklerle hiç uğraşmayalım. Batı müziğini dinleyelim bize ait müzikle ilgilenmeyelim gibi bir radikalizasyon 40’lı yıllarda Atatürk’ün ölümünden sonra ortaya çıkmıştır’ görüşünü Niyazi BERKES ve Attila İLHAN ölene kadar yazdılar.” 
NOT: 1939 yılında yapılan I. Maarif Şûrası dokümanlarının tıpkı basımına bakılmasını önemle tekrar istirham ederim. Ayrıca, Türk fikir hayatının Milliyetçi kanadında yer alan Prof. Dr. Orhan Türkdoğan ve Prof. Dr. S. Hayri Bolay vb. yazarların görüşlerini bu metne almadım; Sol görüşlü Attila İlhan ve Niyazi Berkes’in görüşleri bağlamında konuyu değerlendirdim.     
Türkiye Cumhuriyeti; ‘Nev-Yunanilik’e, ‘Helenizm’e’ ve yine tezatlar dolu ‘Mavi Anadoluculuk’ veya ‘Anadoluculuk’ fikrine feda edilecek kadar ucuz bir ülke değildir.

Oryantalist ajanların Avrupa/Laden’de 1927’de çıkardıkları “İSLAM ANSİKLOPEDİSİ”, 1940’ların başında Adnan Adıvar tarafından Türkçeye çevrilmeye başlandığında Eski Tunceli Valisi Edip YAVUZ, tehlikeyi fark eder ve adeta yalvarır: “Başta Vladimir Minorsky olmak üzere Rus ve Avrupalı ajanların yalanlarını bu memleketin evlatlarına okutursanız, onları birbirine vurdurursunuz, bu işi durdurun!..” Uyarısını dikkate almadıkları Edip Yavuz “Tarih Boyunca Türk Kavimleri” isimli kitap yazar. Bilhassa İslam Ansiklopedisi’nin “Kürt” maddesini yazan Rus ve Avrupalıların bilim adamı değil, ajan olduklarını ve yalanlarını ortaya döker.

H. ALİ YÜCEL’İN SAVUNDUĞU GÖRÜŞLER ATATÜRK’ÜN EĞİTİME İLİŞKİN GÖRÜŞLERİNİN TAM TERSİDİR   
1- Atatürk’e göre, Kültür ve Kültürün kaynağı:
Atatürk (16.07.1921) 1.Maarif Kongresinde: “Kültür zeminle mütenasiptir. O zemin milletin seciyesidir.” diye ilan etmiştir. 
Maarif Vekili H. Ali Yücel’in başkanlığında 1939’da yapılan 1. Milli Eğitim Şurası’nda: “Kültürün ana kaynağı kadim hümanizmdir” diye ilan edilmiş ve Bakanın sözleri şiddetle alkışlanmıştır. “Şurada bir tek şey keşfedilmiştir; o da Hümanizmin kültürün ana meselesi olduğudur.” diyordu (Bk. 1.Maarif Şûrası, Tıpkı Basım 1991: 406). 
Hümanizme çekingen ifadelerle itiraz eden Şûra delegesi Nuri Kurtuluş’u Şura boyunca azarlayan Bakan H. Ali Yücel, 1942’de “Hümanist kültüre bağlı olmayanlar dar kafalı, şaşı görüşlülerdir” diyordu. 
H. Ali Yücel’in kültür politikasının temelinde, kendi ifadesi ile Hümanizma ruhunun ilk duyuş ve anlayışının (Antik dönem) başlatılması yatmaktadır.  

2- ATATÜRK’ÜN TARİH TEZİ
1930 yılında bir Alman gazeteciye: “Türkler medeniyette asildirler. Yunan’dan evvel Türklerin İzmir taraflarında sakin eski bir millet olduğunu ilmi surette ispat etmeye çalışıyoruz.” Diyen Atatürk, bu yönde bir tarih tezi geliştirmeye çalışmış, ders kitapları hazırlatmıştır. 
H. Ali Yücel ise, “Yeryüzünde tek medeniyet, tek kültür vardır.” ve “Hümanizm düşüncesi, tüm insan soyu için gerekli bir modeldir.” görüşünü benimsemiştir. (Hümanizmin, kültürün ana kaynağı kabul edilmesiyle Türk millî kültürü ihmal edilmiş ve devre dışı bırakılmıştır. Atatürk’ün Türk Tarih Tezini uygulamadan kaldırmıştır.
Kültürün ana kaynağı kadim Hümanizmdir. Hümanizmin anlaşılması ve yayılması bu kültür içindeki milletlerin yürüdükleri yollardan olabilir. Bunun da vasıtası Latince ve Yunancanın öğretimidir. Bu ana kaynağa ancak bu iki klasik dilden gidilir.” (MEB, 1991: 394).
H. Ali YÜCEL, her konuda Atatürk’ün savunduğu görüşe aykırı görüşler savunmuştur.  
Ancak, son arkeolojik kazılar, bilimsel araştırmalar, bilhassa Göbekli Tepe, Karahan Tepe vs. Atatürk’ün tarih tezini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Özetle: Türklerin Malazgirt’ten çok önce Anadolu’da yaşadıkları ortaya çıkmaktadır.

3- Atatürk NASIL Bir EĞİTİM İstiyordu?
“Milli olmayan eğitim yüzyıllardır süren felaketlerimizin temel sebeplerindendir.” diyen Atatürk 1924’te: “Yeni Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği eğitim, milli eğitimdir.” 1.3.1924’te: “Türkiye’nin eğitim politikasının her derecesi, tam anlamıyla Milli bir mahiyette tayin olunabilir.” diyordu.
Milli Eğitim programı, yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen tesirlerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uyumlu eğitim olmalıdır (1.Maarif Kongresi 16.7.1921).

Hümanistler evrensel insan yetiştirmeyi amaçlamışlardır. Hümanist düşünceyi savunan H. Ali Yücel dönemi eğitim politikasının, Atatürk dönemi eğitim politikasından ayrıştığı kırılma noktası, şüphesiz milliyetçiliğin yerine Hümanizmin ikame edilmiş olmasıdır.
Yapılan değişikliğin nedeni; Batılılaşabilmek için, Batı medeniyetinin dayandığı eski Yunan-Latin kaynaklarına inilmesinin olmazsa olmaz şart olduğu yönünde dogmatik katı bir kanaatin oluşmasıdır.

UYARI: Eğitim; MİLLÎ, DİNÎ ve EVRENSEL motiflerin ahenkli örgüsüyle oluşan bir bütündür. Eğitimi oluşturan öğelerden herhangi birinden vazgeçebilmek mümkün değildir. Tıpkı, dengeli beslenme gibi…

4- Programların İçeriği/ BİLGİ Ne Olmalıdır?
Atatürk’e göre; genel ve teknik öğretim birbirinden ayrılamaz. Teorik öğretim ile teknik öğretim bir bütün olan eğitimin ana unsurlarıdır.
Eğitimin uygulamalı ve deneysel olmasını isteyen Atatürk, teori ile uygulama arasında asırlar boyu süren ikilemi gidererek eğitimde bütünleşmeyi sağlamaya çalışmıştır.  
Teorik bilgi ile mesleki teknik bilgilerin birlikte (bir arada) kazandırılmasını isteyen; ansiklopedik bilgilerin ezber yoluyla çocuklara yüklenmesine karşı olan Atatürk diyor ki: “Eğitimimizin amacı, kendini, hayatı bilmeyen her konuda yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insan yetiştirmek olmuştur.”
Hasan Ali Yücel’in Görüşü:
Hümanistler, teori ile uygulamayı eşdeğer olarak kabul etmezler. Hümanistler, eğitimde teori ile uygulamayı birbirinin karşıtı/ alternatifi olarak düşünmüş ve teoriyi uygulamadan üstün görmüşlerdir. 
Hümanist felsefeye inanan Maarif Vekili H. Ali Yücel, I. Maarif Şûrası açış konuşmasında: Bakanlıkça şûraya hazırlık için yazılan broşürde belirtildiği gibi, teknik öğretimi diğer tahsil derecelerinden ayrı tutmuştur (MEB,1991 s.5).   
1940’lardaki köy enstitüleri girişimi ve meslekî eğitimin yaygınlaştırılması hareketi uygulamayı içerdiği gerekçesiyle ortaokul ve lise gibi genel eğitim kurumlarının dışında tutulmuştur.
Teori uygulamadan üstün tutulduğu için ortaokul ve liselerde zihinsel gelişme esas alınmış; herkes için gerekli olan beceriler kazandıran dersler, daktilografi, defter tutma vb. dersler programlardan çıkarılmıştır.
Antik dönemde sosyal sınıfların gördükleri eğitim farklıydı. İnsan; ilgi, istidat, kabiliyetlerine göre değil, mensup olduğu sosyal sınıfa göre eğitim hakkını elde ederdi. Soylu/asil sınıfa Teorik Eğitim; kölelere Meslekî Eğitim verilmesi bu zihniyetten kaynaklanıyordu.  
1940’ların Türkiye’sinde Şehirlilerin eğitimi Köylülerin eğitimden tamamen farklıydı. Köy Enstitülerinin mezunları lise muzunu sayılmıyordu ve üniversiteye kaydolma hakları yoktu. 1953’te çıkarılan kanunla Köy Enstitülerinin mezunları lise mezunu sayıldılar ve isteyenler 1954’de Gazi Eğitim Enstitüsüne kaydoldular.    

Ve hatta Millî Eğitim Bakanlığında meslekî eğitim için ikinci bir müsteşarlık ihdas edilmiştir.  

5- ATATÜRK’ÜN LİSE Hakkındaki Görüşü
Atatürk (01.03.1922): “Ortaöğretimin gayesi, memleketin muhtaç olduğu muhtelif hizmet, sanat erbabı elamanlar yetiştirmek (devletin memur ihtiyacını karşılamak) ve yüksek öğretime aday hazırlamaktır. Ortaöğretimde eğitim-öğretim yöntemlerinin işe dayalı ve tatbiki olması şarttır” diyor.  

TBMM’de (1923): “Eğitim, üretici ve hayatta başarılı olan insanlar yetiştirmelidir. Eğitim-öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir baskı aracı yahut medeni bir zevkten ziyade, maddi hayatta başarılı olmayı temin eden işe dönük ve kullanılabilir bir vasıta haline getirmektir.”
1931’de: İlk ve orta öğretim mutlaka insanlığın ve medeniyetin gerektirdiği ilmi ve tekniği versin. Fakat o kadar pratik bir tarzda versin ki, çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmaya mahkûm olmadığına emin olsun. Ortaöğretimin gayesi memleketin muhtaç olduğu değişik hizmet ve sanat erbabını yetiştirmek ve yüksek öğretime aday hazırlamaktır. Ayrıca, dersler yalnızca kitaptan değil, hayat içinde öğretilmelidir.” diyordu.

Hasan Ali YÜCEL, Nasıl Bir LİSE İstiyordu? 
H. Ali Yücel: “Bütün dünyaca, Alman ve Fransızlara göre değil, insaniyetin müşterek malı olan bir lise vardır. Klasik dünya çapında bu liseden fedakârlık yapılmaz. Lise, fikriyatçı insan yetiştiren kurumdur. Fikriyatçı adam başkadır, pratik adam başka...” (MEB, 1991:302). (Yani liselerde meslekî bilgi ve beceri kazandıran eğitime kesinlikle karşıdır).
“Memleket irfanının yükselmesi ancak ve ancak, klasik lisenin tesisiyle mümkündür. Liselerde okutulan Latince ve Yunanca Rönesans ile Avrupa’da teşekkül eden hür zihniyetin vasıtalarıdır. Bu iki dil, çocukları eski Yunan ve Roma medeniyetinin kaynaklarına götürecektir. Genel lise, mutlaka bu araçlara muhtaçtır.” (MEB,1991: 410) diyordu.
Atatürk’ün ORTAOKUL hakkında Görüşü: 1.3.1922’de: “Ortaöğretimin gayesi, memleketin muhtaç olduğu muhtelif hizmet ve sanat erbabı elamanlar yetiştirmek ve yüksek öğretime aday hazırlamaktır. Ortaöğretimde dahi eğitim öğretim yöntemlerinin ameli (işe dayalı) ve tatbiki (uygulamalı) olması şarttır” diyordu.

Bu görüşe karşı olan H. Ali YÜCEL: “Sanki, ortaokul muhtelif hizmetlere hazırlayan bir kurumdur. Hayır, tıpkı lise gibi orta mektep de genel kültür veren bir kurumdur. Ortaokulların, liseye çok yetersiz bir düzeyde öğrenci vermekte oldukları açık iken, bir de ortaokul programlarını liseden bağımsız kılmak ve ayrıca daktilografi, defter tutma, dosya tanzim etme gibi yeni ve mesleki derslerle büsbütün dağıtmak yükseköğretim için cidden tehlike olur. (MEB, 1991: 391-414) diyordu. 
1.Maarif Şûrasında: Ortaokul programına daktilografi, defter tutma, dosya tanzim etme gibi derslerinin eklenmesi teklifine, Maarif Bakanı H. Ali Yücel itiraz edince; Prof. Dr. M. Emin Erişigil, bu derslerin ortaokul programına ihtiyari (zorunlu değil, isteğe bağlı) olarak ve öğleden sonra iş eğitimini vermek üzere eklenmesini istediğini söylemiş. Yücel’in tavrına karşılık, “Orta mektep programına böyle dersleri ilave edelim diye bir şey heyetin aklından geçmemiştir.” (MEB, 1991:414) diyerek savunma yapmak mecburiyetinde kalmıştır. Erişigil ki, Türkiye’de Pragmatik eğitimin temsilcilerinden olmasına rağmen 1.Maarif Şurasında beceri kazandırmaya yönelik uygulamalı eğitimi savunabilme cesaretini gösterememiştir.

6- KÖYLÜ EĞİTİMİ
“Memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun esas unsuru köylüdür. Köylüler ki bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır.” K. Atatürk. 
Atatürk, halkçıdır. Halkçılık ilkesiyle seçkin azınlık eğitiminden kitle (bütün halkın) eğitimine geçişi sağlamış ve eğitimde fırsat eşitliğini sağlamaya çalışmıştır. 
Atatürk: “Yedi yüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz, buna rağmen daima tahrik ve aşağılamayla mukabele ettiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak seviyesine indirmek istediğimiz bu asil sahip (köylünün) huzurunda bugün utanç ve saygıyla hakiki yerimizi alalım.” diyor.

Peki, Hasan Ali Yücel’in Hümanizması Köylüye hangi nazarla bakıyordu?..
Hümanistler elit (seçkin) bir gruba eğitim hizmetini götürmeyi amaçlamışlar; orta ve aşağı sınıflara eğitim hizmetini götürmek istememişlerdir. Eğitimle seçkin bir grup yetiştirmek temel amaç alınmıştır. Bütün sistem seçicilik kavramı etrafında geliştirilmiştir.
Hümanizm görüşüne kayıtsız şartsız bağlı olunan bir dönemde; lise ve ortaokullarda hiçbir meslek dersine ve uygulamaya yer verilmezken, köy çocuklarının okuduğu Köy Enstitülerinde öğrencilere haftada 22 saat tarla, bahçe ve inşaat çalışmaları yaptırılmıştır.
İlkokul mezunu köy çocuklarının sınavla alındığı Köy Enstitülerinin eğitim süresi 5 yıldı. Enstitülerin programlarında; her sınıf için haftada 22 saat kültür dersleri, ziraat dersleri ve çalışmaları 11 saat, teknik dersleri ve çalışmaları 11 saat olarak yer almıştır.

Paşazade olan Hasan Ali Yücel’in büyükbabası Ali Efendi Rüsumat Nazırlığı yapmıştır. Yücel ailece Mevlevi tarikatına bağlıydı. Görüşlerini merak edenler, Yücel’le samimi olan Ord. Prof. H. Ziya ÜLKEN, “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” s.698, Türkiye İş Bankası yayını kitabına bakabilir.  
H. Ali Yücel Mavi Anadolucu iken İsmet İnönü’nün onun yerine bakan yaptığı Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer Anadolucu idi.

Maksadımız, Yücel’i inanç ve ideolojik yönden yargılamak değildir. Yücel’in Bakanlığı zamanında uygulanan programları/ icraatları fayda ve sakıncaları yönüyle doğru/adil değerlendirmektir.
 

Yazarın Diğer Yazıları