Taner ARÇUKOĞLU

Kerpiç Evlerin Çocukları: Loş Işıklı Günler

Taner ARÇUKOĞLU

Bizim Çocukluğumuzun dünyası, başlı başına bir kültürün mozaiğiydi. Bugün dönüp baktığımızda, o günlerin yokluk gibi görünen hayatı aslında dayanışmanın, paylaşmanın ve ortak bir kaderin üstüne kurulmuş koca bir yaşam kültürüydü. Sokaklarımızda Teyp açmış destancılar dolaşır, yeni bir hikâyeyi, bir aşkı ya da bir olayı ağıtla halka aktarır, adeta dönemin gazetesini seslendirirdi. Biraz ileride bulgurcuların tahta makinelerinin takırtısı duyulurdu; imeceyle biriktirilmiş buğday, onların ellerinde bulgura dönüşür, kadınların kahkahasıyla çocukların merakı birbirine karışırdı. Mahallenin başka bir köşesinde baltacılar terleriyle kütükleri yarar, çıkan odun kokusu yaklaşan kışın habercisi olurdu. Ve kimi sabahlarda sokağın ucundan paytonların takırtısı duyulurdu; atların nal sesleriyle taş döşeli yollara karışan o ritim, şehrin kalbinin attığı andı. Her ses, her koku, her görüntü bir kültürün parçasıydı; yokluğun içinden doğmuş ama hafızamızda silinmeyecek izler bırakmış bir kültürün…

Evlerimizin yüzde doksanı kerpiçti. Kerpiç sadece bir malzeme değil, hayatın sadeliğinin ve doğallığının sembolüydü. Yazın serin, kışın sıcak tutardı. Duvarlar çivit badana ile parlatılır, çatlaklarına sıva çekilirdi. Çatılarda karpuzlar, kavunlar serilirdi. En önemlisi, herkesin evi birbirine benzerdi. Kimse duvarına, çatısına, bahçedeki derme çatma tuvaletine utanarak bakmazdı; çünkü herkes aynı seviyedeydi. Toplumsal eşitlik, yoksulluktan değil, aynı hayatı paylaşmaktan doğuyordu.

Akşamları bazı evlerde gaz lambaları yanardı. Loş ışığı evin sadece bir köşesini aydınlatır ama o köşeye bütün aile sığardı. Çocuklar gölgelerle oyun oynar, büyükler dertleşir, anneler ördükleri patiklerin ilmeklerini lambanın altında sayardı. Bahçedeki tuvaletler derme çatma tahtalardan yapılmış olurdu; çocukların gece karanlığında oraya gitmesi cesaret isterdi. Ama o korku bile komşunun ışığıyla, ablanın refakatiyle hafiflerdi. Hayatın her ayrıntısı bir paylaşma kültürünün üzerine kuruluydu.

Banyo yapmak başlı başına bir hazırlıktı. Büyük kazanlarda su ısıtılır, leğenlere doldurulurdu. Bazı evlerde varilden kesilmiş koca leğenler olurdu; çocuklar içine oturtulur, anneler başından aşağı sıcak su dökerdi. Evlerin içinde özel banyo bölümü pek olmazdı.

Yemekler küçük gaz ocaklarında pişirilirdi; tüp yoktu. Yemek kokuları mahalleye yayılır, herkesin sofrası birbirine benzerdi.

Buzdolabı yerine tel dolaplar vardı. Yoğurt, peynir, karpuz, yemek… Hepsi tel dolapta saklanır, sinekten korunurdu. Çocuklar kapağını açmaya kalkınca anneler hemen seslenirdi: “Elleme, bozulur!” Annelerin en büyük inceliklerinden biri de höllüktü. Bebekler için hazırlanan o sıcak toprak döşeği, annelik bilgisinin, sezginin ve şefkatin bir simgesiydi. Modern imkânlar yoktu ama o annelerin elleri her şeyin yerini doldururdu.

Ve evlerin baş köşesinde duran lambalı radyolar… Önce hafif bir cızırtı, sonra lambaların turuncu ışığı ve ardından spikerin tok sesi… Radyo sadece haber değil, evin kalbiydi. Herkes aynı anda susar, aynı sesi dinlerdi.

Ama bu hayatın en kıymetli yüzleri, sokağın nineleriydi. Onlar sadece kendi torunlarının değil, bütün mahallenin çocuklarının ninesi olurdu. Yaz akşamlarında kapı önlerine iskemle atar, etraflarına toplanan çocuklara masallar anlatırlardı. Cinler, periler, devler, kahramanlar… Hepsi onların sesinde yaşardı. Benim için o sesin adı Saliha Nine’ydi. Allah rahmet eylesin. Çoğu zaman onun dizinde uyurdum. O sadece masal anlatan biri değil, bir neslin kalbine güveni, iyiliği ve sevgiyi işleyen bir bilgeydi.

Ve kış akşamları… Dışarıda tipi eser, kar damlara düşerken içeride sobanın başında ninelerimiz olurdu. Sobanın üzerinde kaynayan çaydanlık, kestane ya da mısır kokusu bütün odayı sarardı. Çocuklar sobanın çıtırtısıyla uykuya dalarken, nineler tülbentleriyle örgü örer ya da tespih çekerdi. Ama asıl zenginlik, onların anlattığı hikâyelerdeydi. O hikâyeler, kuşaktan kuşağa aktarılan bir hayat bilgeliğiydi.

Bugünden bakınca o günler yokluk gibi görünebilir. Ama aslında o yokluk, zenginliğin başka bir biçimiydi. Çünkü biz, eşitliği, dayanışmayı ve birlikte yaşamayı o günlerin içinde öğrendik. Kerpiç evlerin ışığı, gaz lambalarının loşluğu, bulgurcuların takırtısı, baltacıların teri, paytonların nal sesleri, radyoların cızırtısı, ninelerin masalları ve soba başındaki sıcaklıkla büyüdük.

O günlerde kimse kimseye farklı bakmazdı. Çünkü herkes aynı seviyedeydi. Çocuklar aynı höllüğün sıcaklığıyla büyüdü, aynı tel dolabın içindeki yoğurdu kaşıkladı, aynı radyodan aynı sesi dinledi. İşte bu yüzden o günlerin hafızası yalnızca bireysel bir anı değil, toplumsal bir hatıradır. Belki yokluk vardı ama yalnızlık yoktu. Paylaşmak, dayanışmak, birlikte sevinmek ve birlikte korkmak vardı. Bugün geriye dönüp baktığımızda, asıl zenginliğin işte o günlerde olduğunu daha iyi anlıyoruz.
 

Yazarın Diğer Yazıları