Bazı gidişler vardır…
insanı bir anda yaşlandırır.
Takvim yaprakları düşmez aslında,
içimizden parçalar kopar.
Bir telefon sesiyle,
bir hastane koridorunda,
bir sabah ansızın gelen o cümleyle…
Hayat ikiye ayrılır:
gitmeden önce
ve gittikten sonra.
Annemiz…
Babamız…
Kardeşimiz…
Dostumuz…
Çocukluk arkadaşımız…
Omzuna baş koyduğumuz herkes…
Birer birer gidiyorlar.
Ve biz her defasında “birini kaybettik” sanıyoruz.
Oysa gerçek çok daha derin, çok daha acı:
Biz kimseyi kaybetmiyoruz.
Kendimizden eksiliyoruz.
Çünkü insan tek başına bir beden değildir.
İnsan, başkalarının içinde duran parçalarının toplamıdır.
Bir dostun kahkahası kadarız.
Bir sevdiğimizin ses tonu kadarız.
Bizi bekleyen bir ev, bir şehir, bir “gel otur” diyen biri olduğu kadar varız.
Onlar gidince…
Sadece bir insan ölmez.
Bir alışkanlık ölür.
Bir dil ölür.
Bir hatıra coğrafyası çöker.
Artık kimse seni o eski lakabınla çağırmaz.
Kimse çocukluğunu seninle aynı ayrıntıyla hatırlamaz.
Kimse “biz o gün şuradaydık” diye cümleyi seninle tamamlayamaz.
Birlikte yaşadığın geçmiş de gömülür onunla.
İşte en ağır tarafı bu.
İnsan bazen birini değil,
kendi tarihini kaybeder.
Ev aynı ev değildir.
Sokak aynı sokak değildir.
Şehir bile yabancılaşır.
Çünkü mekânları “yer” yapan duvarlar değil, insanlardır.
İnsan gidince, geriye sadece beton kalır.
Hayat devam ediyor diyorlar ya…
Evet, ediyor.
Ama eksik ediyor.
Sofrada bir sandalye boş kalıyor.
Telefon rehberinde silmeye kıyamadığın isimler birikiyor.
Bir mesaj yazmaya niyetlenip yarıda bırakıyorsun…
Çünkü artık cevap yok.
En çok da bu koyuyor insana:
Cevapsızlık.
Sesinin ulaşamayacağı bir yere konuşmak.
Bir “anlatayım” dediğinde
anlatacak kişinin kalmamış olması.
İnsan aslında ölüme değil,
ulaşamamaya alışamıyor.
Zaman geçtikçe acı hafiflemiyor.
Sadece sen ağırlaşıyorsun.
Bir yara kabuk bağlıyor belki
ama içi hiç iyileşmiyor.
Dokunduğunda hâlâ sızlıyor.
Çünkü her kayıp,
içimizdeki güven duygusundan bir parça koparıyor.
Dünya biraz daha soğuyor.
Biraz daha ıssızlaşıyor.
Ve fark ediyorsun:
Kalabalıkların içinde bile yalnız kalınabiliyormuş.
Sonra bir gün aynaya bakıyorsun.
Gidenlerin mimikleri sende.
Bakışları sende.
Kelimeleri sende.
Bir cümleyi onun gibi kuruyorsun.
Bir hareketi fark etmeden onun gibi yapıyorsun.
İşte o an anlıyorsun:
Onlar aslında tamamen gitmedi.
Senin içinde yaşamaya devam ediyorlar.
Ama bu bile teselli etmiyor.
Çünkü insan hatıraya sarılamıyor.
Bir sesi özlemek…
Bir kokuyu özlemek…
Birlikte susmayı bile özlemek…
Bunlar kalbin içine yerleşen, hiç dinmeyen sızılar.
Ve bir gün geliyor…
Şunu fark ediyorsun:
Senden önce gidecek çok az insan kalmış.
İşte o gün hayatın yükü omuzlarına çöküyor.
Artık sığınan değil,
sığınılan olman gerekiyor.
Teselli edilen değil,
teselli eden.
Oysa içindeki çocuk hâlâ birine koşup
“yoruldum” demek istiyor.
Ama kimse kalmamış.
Belki de hayat tam olarak bu:
Eksile eksile olgunlaşmak.
Her kayıpla biraz daha susmak.
Biraz daha içine gömülmek.
Biraz daha geçmişe dönüşmek.
Biz aslında yaşayan insanlar değiliz sadece…
Biraz da yürüyen hatıralarız.
Gidenleri yüzümüzde taşıyoruz.
Sesimizde taşıyoruz.
Çocuklarımıza gösterdiğimiz şefkatte,
dostlarımıza sarılışımızda taşıyoruz.
Ve belki tek teselli şu:
Bir gün biz de gideceğiz.
Ve birileri bizim için aynı cümleyi kuracak:
“Giden o değildi…
Bizden bir parça eksildi.”
İnsan galiba böyle ölümsüz oluyor.
Birinin kalbinde eksik kalarak.
Ve hayat…
Aslında uzun bir vedadan başka bir şey değil.
Biz de o vedanın içinde,
her gün biraz daha azalarak yürümeye devam ediyoruz.